Akbille Gezen Mecnun’un Paradigması

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Tatsız hatıralarla gasp edilmiş zihnim, platonik kaygılardan sıyrılıp mesai yapıyordu vakitsiz. Popüler kültürün dayattığı pastörize sevdalara alerjik bir tepki sayılabilirdi bu eleştiri. Bu suça herkes ziyadesiyle dahil olmakta zira ve bir zemheri sabahı, yüzümüzü soğuk bir suyla yıkama isteksizliğimiz kadar isteksizliğimiz var düşünüp, kendimizi eleştirmeye.

İç sesimin, kötü dublajlanmış birkaç sorusunu sıralamam, elzem oluyor:

Aşk; arsız arzların, hazların öncelikleri miydi, yoksa bütün hayallerin ipoteklendiği, saf bir muhabbetin yürek içi devrimi mi? Genzi yakan mukaddes bir gözyaşı, teneşiri değil miydi bencilliğin? Yoksa bencilliğin; bıkkınlığa, doymuşluğa randevulu geçici bir hevesi mi?

Taksite bölüne biliyor muydu hüzünlerimiz ve ayrılırken alabiliyor muyduk depozitosunu hayallerimizin? İyi aydınlatılmış vitrinlerin önünden geçerken, eldeki dolu torbalarla sevgiliye bakıp; haşmetinden cüzdan eskittim yar, diyebilmek midir mutluluk? Midedeki tarhananın, mecburi lezzeti ile müebbet bir muhabbeti tadan geçmişte ki nice metafora karşın; emeği ve sevgiyi sömürmenin şuursuz hali midir zamanın aşkı?

Kusurlarıyla sevilmiş devrik cümlelerin, kusurlarıyla sevilemeyen bir yazara ait olması ironi değil miydi bir yerde ve Greenwich’e epey uzaksa memleketiniz, doğulu diye itilmez misiniz az biraz da. (Ne çok kusurunuz vardır, paranız hiç yoksa…)

Bütün ana fikirlerin, ortak noktası değil miydi anlaşılamamak ve anlamak için birbirimizi, hiç zaman bulamamak?

Nisan/2012[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]