Mülazım’la Dokuza Beş Kala

Güz grisi bir sabahın yüz karası bir tembelliğinde; soğuk yatağımın başkentine hücum etmiş ayaklarımı ısıtmaya çalışıyordum iki büklüm. Kafamı yorgandan çıkarıp tavanı seyretmeye başladığımda, ergen komşumun Serdar Ortaç müziği eşlik etmeye başladı bu anlam yüklü tavan seyrime.  Telefonun çalması ile irkildim, o heyecanla reddettim aramayı. Arayan babamdı, çok geçmeden bir mesaj düştü ekranıma. “Onur sivini al kahveye gel.”

Askerden geleli birkaç hafta olmuştu ve doğru düzgün bir iş bulamamıştım hala. Kahvehane rabarbası altında benim istikbalim konuşuldu muhtemelen ve içlerinden biri elindeki okey taşını masaya vurarak; “Ya Kemal abi niye evvelden söylemedin! Benim emmioğlu falanca yerde filancıdır… Bilseydik oraya aldırırdık! ” demiştir.

Ağır ağır üstümü giyinirken telefon yeniden çaldı; bu sefer cevaplayabildim, tahminim doğruydu. Babam kendisinin de pek tanımadığı bir adamdan bahsediyor, çalıştığı çimento fabrikasında bana referans olacağını söylüyordu. Bir market broşüründen fazla değeri olmayan CV’mi poşet dosyaya koyup birkaç vesika iliştirdim yanına ve on dakika sonra gelecek olan dokuz servisine yetişmek için çıktım evden.

Yüzümü doğru düzgün yıkayamadığımdan göz çapaklarımı yolda fark edip temizledim iyice. Kahvehanenin önüne vardığımda babam ve bir adam kehribar tespihlerinde ellerini kavuşturmuş beni bekliyorlardı. Mülazım benim yarı boyumda, sıska, esmer bir adamdı. Selamlaştıktan sonra söze girdi babam;

-Mülazım çimento fabrikasında çalışıyormuş, müdürleri falan tanıyormuş sana yardımcı olacak…

Mülazım;

-He gardaş durağa çıkalım yolda konuşuruz.

Vedalaşıp yürümeye başladık birlikte. Mülazım’la durağa vardığımızda tozlu, pis bir minibüs çoktan yanaşmıştı bile. İçerdeki üç-beş kişiye selam verdikten sonra Mülazim, en arka koltuğa ağır ağır geçip önündeki camı açtı bağrını dönerek, bende hemen yanına oturdum. Camdan dışarı, ön dişlerinin ayrık arasından cıvık bir tükürük fışkırttı… Hızla esen rüzgar tükürüğün bir kısmını iade etti; cakasına zeval veren bu tükürüğü hayıflanıp, küfür ederek silmeye başladı ceketinden. Sonra bir sigara yakıp bu ayrık dişlerinin arasına yerleştirdi ve söze girdi;

-Nasılsın yeğenim, bir sıkıntı yok!?

-Yok abi eyvallah, senin nasıl durumlar?

-Ehh işte sürünüyoruz. Sen mühendis misin?

-Evet abi.

– Bizim orada da çalışıyor mühendisler.

(Bir müddet sessizlik.)

-Doğrudur abi çalışıyordur. Sizin tanıdıklarınız var sanırım.

-Evet beni çok severler sağolsunlar. Müdürler amirler hep beni sorarlar. Normalde orda çalışmam da bakma şartlar öyle gerektirdi.

Sigarasından derin bir nefes alıp devam etti;

-Uzun yol şoförüyüm mahkeme sonucunu bekliyorum o açıklanana kadar da burada mecbur devam edeceğim.

– Ne mahkemesi abi hayırdır?

– Bizim kayınçoyu bıçakladım ya..

Kendime ne güzel bir referans buldum diye içimden geçirirken;

– Abi çetin bir mevzu oldu herhalde.. Yoksa insan akrabasını niye bıçaklasın? dedim

Sigarayı sömürürcesine içen o dudaklarından dumanını yüzüme doğru üfürdü, sonra izmaritini camdan dışarı attı ve anlatmaya devam etti;

-Sürekli bizim eve geliyordu puşt. Bende dedim ki ulan oğlum evin yok mu senin yürü git! Bu da kalkıp bir tokat yapıştırdı bana, yere yapıştım yemin ederim. Benim iki katı boyu var herifin (eli ile minibüsün tavanını göstererek)… Yerden kalktıktan sonra bıçak çektim bende. (Eli ile ensesini gösterip) bıçakta öyle yere geldi ki o an.. Şimdi boynundan aşağısı felçli… İşte mahkemeyi bekliyorum, avukat 7-8 yıl yatabilirsin dedi. Napalım daha fazla olmaz inşallah razıyım o süreye.

Hikayeye karşılık verecek pek sözüm yoktu, şaşkınlığım sürerken devam etti Mülazım;

-Aslında ben F tipi olmasından korkuyorum cezaevinin..

-Niye abi? diye alaka gösterdim bu sefer.

-Orada hep mafya babaları kalıyor biliyon mu? Beni ezerler orda.. İnşallah C tipi falan çıkar da rahat ederiz.. Bakalım nereye yerleşeceğim..

Mülazım’ın bu temennisi bana Üniversite giriş sınavımı hatırlattı. Bende tercih yaptığım yerler arasında böyle gönül gezdirir, temenni de bulunurdum.

-İnşallah iyi bir yere yerleşirsin.. diye temenni ile başladım söze. Maganda bir kamyon şoförünün yüksek desibelli kornası sesimi bastırdı o an.

Mülazım heyecanla kamyona bakıp;

-Hay Maşallah..” diyerek bir sevinç yaşadı.

-İşte ben bunun bir değişik modelini kullanıyordum” dedi hızla geçen kamyonu gösterip. Tam göremesem de samimiyetsiz bir ilgiyle

-Vallaha güzelmiş.. diyebildim sadece.

Kamyonuyla alakalı, birbirinden gereksiz onlarca detayı anlattıktan uzun bir süre sonra Mülazım;

-Kaptan duuuuuur duuuuur!” diye bağırdı birden.

İrkilen şoför ani bir fren yapıp birkaçımızı yıktı yere ve durdurdu minibüsü. Sıskalığından mıdır nedir bilinmez Mülazım sapa sağlam yerinde kaldı bu hengamede.. Benle birlikte şişman bir kişi koridorda yuvarlandık bir müddet. Minibüste bir küfür uğultusu yükselirken Mülazım eli ile idari binayı gösterip;

– İşte burası gardaş.. Oraya git güvenlik yardımcı olur benim adımı söyle… dedi.

Yuvarlanmanın tesirinden olsa gerek; daha hiçbir şey soramadan;

-Tamam abi eyvallah!.. dedim ve indim hemen üstümü temizleyerek.

İnmemle birlikte minibüsün gözden kaybolması bir oldu.

Kapıda sigara içen güvenlik görevlisi ile göz göze geldikten sonra üstümü yoklamaya iç cebime koyduğum CV’yi aramaya başladım, yoktu. Yuvarlanırken düşürdüm muhtemelen dedim. Sonra sürecin muhasebesini yapıp yaratıcı birçok küfür eşliğinde Mülazım’a saymaya başladım.

-Senin olacağın referansa da sana da..

Benim bu tuhaf var oluşuma, ortaya çıkışıma anlam bulmaya çalışan güvenlikçi uzun uzun baktı bana.. Başımla selam verip ana kapıya doğru yürümeye başladım, ilgisinin yok olmasını umarak. Üstümdeki tozları temizliyor, sövüyor ve geldiğim yöne yürüyordum sadece. Hayatımın en saçma kariyer hatırasını bu soğuk kış gününde bana ne diye yaşattın Mülazım? diyordum.

Ve sana yıllar sonra bugün; sabıka kaydına dünya klasiği muamelesi yaptığım birinin facebook paylaşımında rastladım. Vesikanın altına yazılmış rahmet mesajı ile göçüp gittiğini anladım. Bizi biz yapan sebepleri düşündükçe artık kimseye ne kızabiliyor, ne de methiye dizebiliyorum.

Zaman geçtikçe, filozof Emil Cioran’ın sözleri daha da anlam kazanıyor benim için; “Neyin iyi, neyin kötü olduğunu gitgide daha az ayırt edebiliyorum. Diyelim ikisi arasında herhangi bir ayırım yapmadığım bir noktaya ulaştım bir gün – ne büyük bir adım! Ama nereye doğru?” Nereye olabilir ki, felakete doğru.”

Aralık/2020